SOYKIRIM NEDİR?


26/10/2008 · Kategori: Tarihsel Kavramlar

SOYKIRIM NEDİR?

Yer değiştirme uygulaması Ermeni çevreleri ve hasım devletlerce "Ermeni katliamı ve soykırımı" olarak adlandırılmış ve Osmanlılara karşı büyük bir propaganda kampanyası başlatılmıştır.

Oysa soykırım; �ırk, milliyet, etnik ve din farklılıkları nedeniyle insan gruplarının yok edilmesi�dir. Bu suç, direkt olarak bir hükümet tarafından veya onun rıza göstermesi ile işlenebilir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, dünyada soykırım suçunu önlemek ve cezalandırmak için 1948'de "Soykırım Sözleşmesi�ni kabul etmiş ve Türkiye de bu sözleşmeye 1950 yılında taraf olmuştur.

Soykırım dendiği zaman Nazilerin, Yahudilere ve diğer etnik gruplara karşı giriştikleri kitlesel kıyım akla gelir. 1939-1945 yılları arasında 5-6 milyon Yahudi, 3 milyondan fazla Sovyet savaş tutsağı, birer milyondan fazla Polonya ve Yugoslavya sivil halkı, 200.000 civarında Çingene ve 70.000 özürlü insanın canına kıyılmıştır. İşte soykırım budur.

Bunlara ilave olarak, Birleşmiş Milletler'in önleyici yönde sözleşmesi olmasına rağmen, modern çağda da sayısız soykırım olayı görülmüştür.

Örneğin, bizzat olayın kahramanı 2 emekli Fransız generalin Le Monde�da yayınlanan itiraflarına göre; Fransızlar 1954-1962 yılları arasında Cezayir�de en az 1 milyon Cezayirliyi katletmiş, 1965-1966 yıllarında Endonezya ordusu bir milyon komünisti ve ailelerini öldürmüş, 1975-1979 yılları arasında Kamboçya'da Kızıl Kmerler 1.7 milyon Kamboçyalı'yı katletmiş, 1994'de Ruanda'da 500.000 Tutsi, Hutular tarafından öldürülmüş ve nihayet 1991'den sonra Bosna-Hersek ile Kosova'da binlerce Müslüman Sırp vahşetine maruz kalmıştır.

Soykırım suçu, gerçek anlamda bu olaylarda işlenmiştir. Ermeni iddialarının ve yalanlarının aksine, 1915 yılında Doğu Anadolu bölgesindeki Ermenilerin daha güvenli topraklara göç ettirilmesi uygulaması, Ermenilerin ve cephelerin güvenliğini sağlamaya yönelik bir harekettir ve soykırımla hiç bir ilgisi yoktur. Ermenilerin Doğu Anadolu'da savaş ve göç sırasında kayıplar verdikleri doğrudur. Ancak bu kayıplar, Doğu Anadolu'da yaşanan savaş ve isyanlar nedeniyle asayişin sağlıklı olarak sağlanamaması, araç, yakıt, gıda, ilaç yetersizliği, ağır iklim koşulları ile tifüs gibi salgın hastalıklar nedeniyle meydana gelmiştir. Hiçbir şekilde kasıtlı ve planlı bir katliam söz konusu değildir.

Aslında Ermeniler, geçmişte hakimiyeti altında yaşadıkları devletlere ihanetlerinden dolayı bir çok kez buna benzer göç hareketlerine tabi tutulmuşlardır. Sasaniler 379'larda 70.000 Ermeni�yi İran'a, Bizanslılar 1025'lerde Doğu Anadolu'daki 40.000 Ermeni'yi Sivas ve Kayseri'ye, Memluklar 1250'lerde 10.000 kadar Ermeni'yi Mısır'a, 1743'de İranlılar 24.000 Ermeni'yi İran içlerine ve 1777'de Kırım'ı işgal eden Ruslar bölgedeki binlerce Ermeni'yi steplere sürmüştür.

Tarih boyunca sayısız göç ve sürgün olayına maruz kalan Ermeniler, bunların hiç birini gündeme getirmeden, sadece 1915'te Osmanlı devleti tarafından son derece haklı gerekçelerle yer değiştirmeye tabi tutulmalarını sözde soykırım adı ile sorun haline getirmeye çalışmaktadırlar. Bu tavır, maksatlı ve Türkiye'nin bütünlüğünü bozmaya yönelik politikaların bir ürünüdür. Bazı ülkelerin, Afrika ve Balkanlarda yaşanmakta olan gerçek anlamdaki soykırım hareketlerine seyirci kalarak, sözde Ermeni soykırımı iddialarına ve yalanlarına destek vermeleri de bunun en açık göstergesidir.

Yorum (1) Yorum yaz!

Edebiyat-Tarih İlişkisi


26/10/2008 · Kategori: Tarihsel Kavramlar


Edebiyat-Tarih İlişkisi
 
Tarih insanın geçmişini kültürel ekonomik ve sanat alanındaki
gelişme ve değişmeleri yer ve zmn göstererek inceleyen bilim da-
lıdır.Mümkün oldugu kadar belgelere dayanır.Edebiyat tarihi aynı
incelemeyi edebiyat eserlerini esas alarak yapar.İkisi arasında önemli benzerlikler vardır.ÖR:Orkun abideleri ve Dede korkut
hikayeleri hem edebiyat Trahş hemde Tarih bakımında vazgeçilmez
belgelerdir.Tarihçi ve edebiyat tarihçisi tarafsızdır.Belgelere
dayanarak inceleme yapar ve neticeler cıkartır
 
Edebi bir eser konusunu tarihi bir olaydan alabilir. Örneğin, bir Tarık Buğra'nın yazdığı "Osmancık" isimli roman. Romanda Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in hayatı anlatılmaktadır. Neticede edebi bir eserdir ve tarih biliminden faydalanmıştır.
Tarihi gerçekleri ortaya çıkarırken edebi eserlerden de faydalanılabilir. Örneğin, Oğuzlar'ın yaşamlarını ve kültürlerini konu edinen tarihi bir araştırma kaynak olarak destanlardan faydalanabilir. Destanlar bildiğiniz gibi edebi türlerdir.
Bu örneklerden de anlayacağınız üzere tarih ile edebiyat birbirine yardımcı olan bilim dallarıdır.
 
 
OSMANCIK ROMANINDATAHLİL
ROMAN KİŞİLERİ:
Osman Beğ: Osmanlı Devletinin kurucusu. Bileği ve yüreği kuvvetli, âdil, nefsini yenmiş; kendini, soyuna ve soyunun ülküsüne adamış; dindar, neyzen, cömert, ahlaklı, dünya malına kayıtsız, yoksul, ataya ve anaya son derece saygılı, eşi bulunmaz baba;vefalı, muhabbetli, karısına deliler gibi aşık bir koca& Osmancık, Osman Beğ, Osman Gazi Hân Uludağdan da büyük bir hatıralar dağı& Ve Hâdis-i Şerifin sıfatlandırdığı gibi: Tam bir garip yolcu.
Şeyh Ede Balı: Osmancıkın kayınpederi. Devletin mimarı. Allah aşkı ve Kuran adaletini temsil eden büyük mürebbi.
Malhun Hâtun: Ede Balının kızı, Osman Beğ in hanımı, Zümrüdü Ankası& Güzelliği, hanımlığı, anneliği ile bir timsal.
Orhan Beğ: Osman Gazi Hânın büyük oğlu. Babası ve dedesi Ede Balının manevi mirasçısı. Bursa fatihi.
Nilüfer: Asıl adı Holofira. Osman Gazinin Nilüferleri pek andırır dediği bir Rum kızı. Orhan Beğ in hanımı. Aşkı ve İslamı seçmiş ve buna layık olmuş bir güzeller güzeli.
Ertuğrul Beğ: Osman Gazi Hânın babası. Osmanı yetiştiren adam. Orta Asyayı, Söğüd e şahsında ve şahsiyetinde taşıyan insan.
Ve diğerleri;
Cankız (Osman Gazinin annesi), Dündar Beğ (Osman Gazinin amcası), Mihail Koses (sonradan Müslüman ve Abdullah olan bir Rum),Osman Gazi ve Ertuğrul Beğ in silah ve gönül dostları; Sungur, Akça Koca, Gazi Rahman, Derviş Uruz, Şeyh Mahmud, Ak Temür&

ROMAN MEKANI:
Romanın büyük bölümü Osmancıkın çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği Söğütte ve Domaniçte geçmektedir.Buraları aynı zamanda beğliğin ilk merkezidir. Beğliğin büyümesi ve buna bağlı olarak beğliğin merkezinin değişmesi ile romanda mekan sürekli değişmektedir.
ROMAN ZAMANI:
Romanda olay süresi Osman Beğ in yaşamı boyunca geçen süreyi kapsamaktadır. Romanda Osman Beğ in doğumu ve ölümü ilgili tam bir bilgi olmadığından geçen süre bilinmemektedir.
ROMANIN ANAFİKRİNİN TESPİTİ:
Yazar, tarih boyunca görülmemiş bir devleti yani Osmanlı gibi bir cihan devletini kuran irâdeyi, bu irâdenin yaşadıklarını ve bu irâdeyi yetiştiren insanları anlatmıştır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

MİT VE MİTOLOJİ NEDİR?


26/10/2008 · Kategori: Tarihsel Kavramlar

MİT VE MİTOLOJİ NEDİR?<_script /><_script />

(söylence) sözlüksel anlamı dinle yada kahramanlıklarla ilgili olan toplumun gelenek ve göreneklerine göre ağızdan ağıza ulaştırılan ve zaman içinde değişiklik gösteren söylenceler anlamındadır. kelimesi Yunanca mythos kelimesinden gelmektedir.

Mitler genel olarak çok tanrılı dönemleri,olağan üstü kahramanlıkları ve olayları konu alır. İmgelem ürünü olan mitler estetiksel şekilde anlatan öykülerdir.

(söylencebilim, söylenbilim) kavramınında sözlük anlamı, mitlerin yer, zaman yada konu bakımdan toplandığı gruplardann herbiri. İkinci anlamı ise mitleri inceleyen bilim dalıdır. kelimesi Yunanca ‘Mythos’ () ve ‘Logos’ (konuşma, anlatma) kelimelerinin birleşmesi ‘Mythologia’ kelimesinden gelmektedir.

Belirli kurgu ve fanzinlerin yada olarak tanımlanabilmesinin koşulu hâlâ yaşayan veya yaşamış olan insanlar tarafından  inanılması, psikolojik, ruhani bir bağlantı kurulmuş olmasıdır. Bunları içermeyen kurgulara kavramının kullanılması yanlıştır.

<_script /> <_script /> <_script /><_script /><_script /><_script />

Mitolojiler genel olarak dinsel, ruhani ve evrenin yada halkların oluşumu (yaratılış ve kuruluş mitleri) gibi genel temalar içirir. Genel olarak eski toplumların dinlerinin    kavramı ile kullanılması gibi bir yanlış anlaşılma vardır. Mitolojiler dinsel, dinler mitolojik öğeler içerir ama bu aynı kavram anlamına geldikleri anlamına gelmez.

Günümüz yaygın dinlerinin tarihlerinin o kadar da eski olmamasından ötürü mitolojik öğeler içermediklerinin katı bir şekilde savunulmasıda yanlıştır. Birinin çıkıp dinlerle ilgili mitolojik çalışmalar yapması veya mitler ortaya koyması bilimsel çalışmalar olabilir. Bu konudaki önyargıların yıkılması gerekir.

Günlük hayatımızda kavramı yanlış, doğru olmayan hikâye yada metafor anlamında da kullanılmaktadır. Ve bu kullanımda anlatıcının asıl vurgulanmak istediği nokta doğru olmayan bir olgunun yada kısmın hikaye içerisinde barındığıdır. kavramıda eski kültürleri anlatırken; yeni bir akımı, modayı mecazi bir şekilde vurgularken kullanılmaya başlanmıştır.

<_script /> <_script /> <_script /><_script /><_script /><_script />

Yorum (yok) Yorum yaz!

Felsefe Tarihi Kavramı


25/10/2008 · Kategori: Tarihsel Kavramlar



İnsan tinselliktir , duyu, duygu ve düşüncedir. İnsan hiç kuşkusuz kendini etkinliğinde vareder, ama etkinliği yalnızca özdekseli biçimlendirmek, yalnızca doğanın zorunluğunu doğrulamak değildir. İnsan Doğanın bittiği ve Tinin başladığı yerde başlar. Ve böylece ancak tinselliğini etkinleştirdiği ölçüde kavramına hakkını verir, ancak tinsel uzamında güzelleştiği, iyileştiği ve gerçekleştiği ölçüde anlam ve değerini, özgürlüğünü ortaya koyar.

İnsan tinselliğini sonuna dek geliştirmelidir çünkü tinin belirlenimi özgür olmaktır.

1) İnsan ona verili Duyarlığın sonsuzluğuna ulaşmalıdır.
2) Ona verili Duygunun sonsuzluğuna ulaşmalıdır.
3) Ve ona verili Düşüncenin sonsuzluğuna ulaşmalıdır.

Bu önsellikler onda tanrısallık dediğimiz herşeydir. Ona verilidirler. İnsan kendini yadsımaksızın bu özsellikleri yadsıyamaz. Bu onun vazgeçilmesi olanaksız belirlenimidir. Yazgısı, doğası, özüdür. Gizilliğinin kendini günışığına çıkarması için, Özgürleşmesi için erkedir. (Ama onları karşıtları olarak da yaşayabilir, ve Güzelliğe, Duyunca ve Gerçekliğe yabancılaşabilir, kübizme, nihilizme, pozitivizme dönebilir.)

1) SANAT insan duyarlığının Güzelliğin algısında sonsuza ulaşma çabasıdır.
2) İNANÇ bir ve aynı sonsuzluğun duygu olarak hedeflenişidir, insanın sevgi yoluyla başkalığı yenme, tüm varlık alanı ile Bir olma istencidir.
3) Ama insanın en gerçek doğasının düşünce olduğu düzeye dek, düşüncesiz duyarlık ve duygu salt birer soyutlamadır. Düşünce duyu ve duyguyu doğallığın üzerine tinselliğe yükseltir, onları insansallaştırır, onların gerçekliğidir. FELSEFE insanın düşüncesinde tanrısal olanla özdeşleşme, bilincine tam olarak gerçekliğin biçimini verme girişimidir.

Bu tinselliklerin dışındaki herşey insan kavramına, onun gerçeğine yabancıdır ve onu bir sıradanlık, değersizlik, anlamsızlık, aptallık varoluşuna düşürür. İnsanın özsel doğası ile saçma bilinç biçimleri arasındaki uyumsuzluğun bir sezgisi olarak, Nihilizm insan gerçeğini olumsuz olarak doğrular. İnsan ne olduğunu ancak ne olabileceği karşısında ölçebilir. Hayvan bu özsellikten yoksun olduğu için nihilist değildir.

Felsefe Tarihine Zamansal Bakış Açısı Geçerli Midir?

Felsefe tarihinin başlangıcına

1) yine o tarihin başından bakılabilir.

2) Ara bir zaman noktasından bakılabilir.

3) Ve bütünün bakış açısından bakılabilir. Ama tümünden de önemli olan nokta Felsefe Tarihine onun içeriğini kavrayabilecek bir bakış açısından bakmak, ya da ona doğal bilincin kibirinin bakış açısından, eş deyişle dışsal olarak bakmaktır. Doğal Bilincimiz tarihsel olarak ne denli ilerde olursa olsun, ister 2.500 yıl isterse 25.000 yıl daha yaşlanmış olsun, ussal olarak Thales�ten zamanın terimlerinde anlatılamayacak bir yolda geridir.

Felsefe Tarihi ilkin Tarihi olmayan Gerçekliğin, değişmeyenin, başlangıcı ve sonu olmayanın bir "Tarihi" olarak baştan sona çelişkili bir kavram olarak görünür. Gerçeklik geçici ve yitici değilken, tarihsel olan ise özsel olarak geçici ve yitici olmalıdır. Gerçekten de Felsefe Tarihinde ancak ortadan kalkmaya açık olan yan bu tarihi oluşturma hakkını ve değerini kazanır. Ancak kendini ussal bütünde bir kıpı yapmaya yetenekli olan yan saklanır.

Öte yandan, bir oluş süreci olarak da Felsefe Tarihi kavramının kendisi yitişe belirlenmiş görünür. Felsefe Tarihine eşlik eden dışsal takıntılar (sofizm, kuşkuculuk, görgücülük, pozitivizm, nihilizm vb.) hiç kuşkusuz gerçekten de bu süreçte geçici olanı oluştururlar. Ama Tarih kavramını felsefeye uyguladığımız zaman bu özsel olarak onda gerçek olan yanı ilgilendirir.

Felsefe Tarihi insanın henüz gerçekliğine erişmediğini ama erişeceğini imler. Gerçeklik bilinebilirdir, Varoluş anlamlıdır, İnsan değerlidir: Bunların tümü de bir ve aynıdır.

Felsefenin Kavramı

Tüm başka bilimlerin tersine, felsefenin bir ön-kavramı verilemez: Felsefenin ne olduğunu kavramak için birey ne denli değerli görünürse görünsün doğal bilincinin tüm bilgeliğini bir yana bırakmalı, bu tasarımsal içeriği bütününde yadsımayı göze almalıdır. Buna değer. Kavramın sonsuz kurgul doğası bu doğal bilincin sonlu görgül düzleminde kendini gösteremez. Gerçekliğin Bilinci doğal bilincin eriminin, biçiminin, değerinin ve anlamının ötesindedir, ve Gerçeklik doğal bilincin şu ya da bu köşesinde onu bütününde değiştirmeksizin yerleşebilecek bir bilgi parçası değildir. Bu iletişimsizlikten ötürü, felsefe eğitimini üstlenen doğal bilinç, doğal bilinç olarak kaldığı sürece, saltık olarak felsefenin gerçek kavramına ulaşamaz. Kendini yanıltır. Felsefede imge, tasarım, genel düşünce, duyusal-algı, sezgi, duyum, duygu ya da giderek soyut, genel kavram vb. gibi ansal yetilerle değil ama kurgul düşüncenin alanında olduğumuzu başından kabul etmeliyiz � hiçbir ikircim, hiçbir bulanıklık, hiçbir belirsizlik olmaksızın.

Felsefi Ayrıcalık

Felsefe niçin yalnızca birkaç bireye ve yalnızca birkaç ulusa açıktır?

Felsefede Türlülük

Bir birlik öğesinden yoksun olduğu düzeye dek, doğal bilinç alanında felsefenin ne olduğu konusunda bir TÜRLÜLÜK egemendir. Oysa felsefe Gerçeklik ile ilgilenir, ve Gerçeklik, doğal bilincin de duraksamadan kabul ettiği gibi, Birdir, çok ya da göreli değil. Ve gene de Felsefe Tarihinin kendisi bu türlülüğün dolaysız kanıtı olarak görünür. Doğal bilinç bu Tarihe baktığında, orada birbirlerinden ayrı, giderek birbirleri ile çatışan birçok felsefenin bulunduğunu gözler. Ve bu görüngü konusunda bir yanılgı içinde olup olmadığını sorgulayacak kavramı henüz yoktur. Onun için, bu Tarihte bireysel felsefecilerin önesürümleri, önermeleri, dizgeleri, görüşleri vb. sergilenir, ve bir birlikten söz etse de, bu aslında tümünü aynı sepete doldurmaktan daha iyi değildir.

Başlangıç

Felsefe Tarihinin başlangıcında eksik olduğunu söylemenin bir genelemeden daha öte değeri olmamalıdır: Ön-Sokratik dizgeler henüz yalnızca gelişmekte olan bir bütünün ön evreleridirler, ve önlerinde yatan gelişim olanağının kendisi eksikliği kaçınılmaz belirlenimleri yapar. Ama tarihin daha sonraki evrelerinde ortaya sürülen dizgelerde benzer eksiklikleri ve tek-yanlılıkları gördüğümüz zaman, bunun imlemi bu dizgeler için ön-Sokratik dizgelerin hakkı olan özrün geçersiz olduğudur.

Tarih kavramının kendisinin bir oluş süreci gibi bir yanı olduğu sürece, Felsefe Tarihinde bir gelişme yer alıyor olmalıdır. Türlülüğün dışsal bir bağıntı olmasına karşın, felsefenin bir tarihi olması olgusu daha iyisini, bir iç bağıntının olduğunu imlemelidir. Felsefenin geçmişi ve şimdisi arasında yalnızca dışsal sürecin değişimlerini yansıtan zamansal bir adışıklık değil, ama geçmiş olanın şimdide olanı belirliyor olması anlamında özsel bir bağıntı olmalıdır. Bu özsellik tüm zamana ve yere bağlı ekinsel koşullardan, kişiselliğin etkilerinden bağışık, bir bakıma özerk bir yanın olabileceğini düşündürmelidir. Burada tüm böyle olumsallıkların dışında ve üstünde düşüncenin belirli bir yanı işliyor olmalıdır. Bir kez ilk başlangıcını yaptıktan sonra, felsefe ancak önceki felsefenin kazanımları üzerine gelişebilir. Tıpkı Tarihin kendisinde olduğu gibi, felsefe tarihinde de geçmişin gecesinde bir arı yitiş değil ama her zaman şimdiyi belirleyen bir tözsellik büyür.

Felsefe varlığı özsel olarak kavram olarak alan bakış açısı olduğuna göre, ve kendini tüm başka bilinç biçimlerinden arı kavramsal etkinlik olması yoluyla ayırdettiğine göre, insan usunun varlığı kendi terimlerinde kavramak için İyonya�da yer alan ilk girişimlerinin başarısını da bu aynı us ölçütü yoluyla saptamalıyız.

Gerçeklik modern dönemin değersizlik bilincinin bakış açısından ilgiye değer bir sorun değildir. Bu konuda bilincin kendini kandırmaması gerekir. Bu yabancı bilinç için Gerçeklik tüm dışsallıklar karşısında en çoğundan ikincil bir sorun olabilir ve bu bilinç bu tutumunda kendi özünü, en değerli yanını, en önemli, anlamlı sorununu önemsizleştirdiğini düşünmez. Gerçeklik ile sanki bir öznellik sorunuymuş gibi ilgilenir ve kendine onun biçimini vermeye çabalamak yerine, tam tersine ona kendi öznel biçimini, kendi kofluğunun belirlenimini vermeye çabalar.

Yorum (yok) Yorum yaz!